|
İki Asya ülkesi, düzenli olarak, bilim ve mühendislik konularında dünya çapındaki en yüksek profesörlük diploması oranlarını başkalarına kaptırmazken; varlıklı batılı ekonomilerde bu durumun neden olduğu sinirsel gerilimleri hoş görmek gerekiyor. Her şeyden önce, ‘ileri teknoloji ve yüksek eğitim’in; batının, sürekli gelişim için bulduğu sihirli bir formül olduğu varsayılıyor. Oysa, belki de bu bir yanılgı.
“Yeni rakipler olan Çin ile Hindistan, ömrümüz boyunca gördüğümüz diğer yarışçılara hiç benzemiyorlar; çünkü sınırsız bir demografi ile güçlü bir teknik temele sahipler” diyor, General Electric yöneticisi Jeffrey Immelt, henüz bu yılın başlarında yaptığı bir değerlendirmede. “Bu halkların mühendis olmayı sevdiği söylenebilir. Bu anlamda çok farklı bir rakip tipi oluşturuyorlar...Bu durum dünyanın her yanındaki kişileri de korkuttu.”
Bu korku pek de yersiz değil. GE, SAP ve Google, Çin ve Hindistan için araştırma merkezleri açarken sadece pazar erişimini kolaylaştırmayı amaçlamıyorlardı; aynı zamanda en iyi beyinler için en uygun fiyatı yakalayabildikleri bölgelerdi bunlar. ABD ve Avrupa üniversitelerinin yaşadığı nahoş şaşkınlığa karşın bu iki ülke, yeni ortaya çıkan “teknik eğitimin süper güçleri” olarak karşımızda belirdiler; bu ülkelerin yüksek hacimli “çıktı” kapasiteleri, batının en iyileri ile giderek daha yüksek oranda rekabet etmeye başladılar. Amerikan Ulusal Akademileri geçtiğimiz dönemde ABD’de bir kimyager ya da mühendis çalıştırmanın maliyetinin yaklaşık olarak Çin’de beş, Hindistan’da ise 11 mühendis çalıştırmanın maliyetine denk olduğu tahmininde bulundular. Peki, ya bu kişilerin eğitim düzeyinin gerçekten de aynı olduğu söylenebilir miydi? Akıllı paranın cevabı şu şekilde: Kimsenin tahmin edemediği biçimde hızla mukayese edilebilir hale geliyorlar. Yüksek eğitim, giderek devre tahtaları ya da cep telefonlarından farksız bir biçimde, bir ileri teknoloji ürünü haline geliyor. Hindistan ve Çin şimdiden yılda yaklaşık olarak 1 milyon mühendislik mezunu üretiyor; aynı rakam ABD ve Avrupa’da yalnızca yaklaşık 170.000 kişi demek. (Kibirli bir biçimde) Hintli ve Çinli öğrencilerin yalnızca en iyi yüzde 10’unun Amerikalı ve Avrupalı öğrencilerin yarısı kadar yetenekli olduklarını varsaysak dahi, iki Asya devi artık batıya kıyasla daha çok kalifiye mühendis mezun edebiliyor. İnsan sermayesine yatırım konusunda bu demografik tufan karşısında, Avrupa ve Amerika’nın bilim, mühendislik ve politika üreten kurumları, keskin bir dille bilim ve mühendislik mezunlarının sayısını arttırmayı öneriyorlar. Brüksel’deki Avrupa Birliği bürokratları yeni bir “Avrupa Teknoloji Enstitüsü” kurulması için baskı yapıyor; Amerika’nın Ulusal Akademileri de bilim ve teknoloji eğitimine daha çok yatırım yapılması için çağrı üstüne çağrı yapıyorlar. Global düzeyde ileri teknoloji başarısı için evde yetişmiş “daha çok” ve “daha iyi” öğrencinin hayati öneme sahip olduğu düşünülüyor. Bu çok anlamsız bir durum. Bu elit kişiler acaba “arz ve talep”in hangi cephesini anlamayı reddediyorlar? Bilim ve teknolojide başarılı olacak ölçüde akıllı batılı öğrenciler; çok daha azı karşılığında daha yoğun çalışmaya hazır, giderek sayıları artan eğitimli rakip orduları ile mücadele edeceklerini fark edecek derecede de akıllılar kuşkusuz. Alarm veren kesimler bu yarışı “kognitif (algısal) saunalar” olarak eleştirebilirler. Pragmatistler ise bu yarışı beyin alanında bir alıcı pazarı şeklinde görüyorlar. Yüksek bant genişliğinde çalışan ağlar; şirketlerin bilim ve mühendislik süreçlerini dışarıdan karşılama konusundaki kapasitelerini dış kaynaklardan karşılamayı daha da kolaylaştırıyor. Yenilikçi şirketler, günümüzün maliyete önem veren çok uluslu kuruluşlarının daha ucuz üretim ve arama merkezi kapasitesi yönünde politikalar izlemesi sonucu “ucuz akıllı beyinler” arama peşine düştüler. Böyle bir pazarda bir doktora üstü eğitim karşılığında iyi bir maaş istemeyi deneyin de görün. Bilgi artık güç anlamına gelmiyor; o da satılık. Böyle bir senaryoda, bilim adamı ve mühendisler bakımından global bir kıtlık söz konusu değil. Aksine, teknik anlamda yetkin insan sermayesi bakımından bir bolluk var. ABD ve Avrupa için bilim ve mühendislik mezunlarının sayısını arttırmak ekonomik umutsuzluk bakımından politik bir reçeteyi andırıyor. Gerçek insan sermayesi sorunu, rekabetçi çatışmalardan çok yaratıcılık alanındaki farklılaşmadan kaynaklanıyor. Bu konu, Avrupa için Amerika’ya göre daha önemli gözüküyor. Avrupa Birliği’nin 1999 Bolonya Deklarasyonu AB üniversitelerine birçok üniversite liderinin esnekliği azaltacağını düşündüğü yoğun standartlaştırma politikaları dayatıyor. Dışarıdan birinci sınıf Çinli elektrik mühendisleri kiralamayı ikinci sınıf Fransız politeknik mezunlarını işten atmaktan daha kolay hale getiren istihdam kuralları, benzer bir biçimde yenilikleri de zorlaştırıyorlar. Kuşku yok ki, bilim adamı ve mühendis serveti, ülkelerin zenginliği anlamına gelmiyor. Microsoft’un Bill Gates’i ya da Apple’ın Steve Jobs’u gibi üniversite eğitimini yarım bırakmış örnekler, global teknoloji liderliğinin yüksek diploma dereceleri gerektirmediğini kanıtlıyor. Bu ileri teknoloji milyarderleri yanlarında kalabalık bir profesörlük derecesine sahip personel çalıştırıyorlar. Gelişimi sürdürmek için teknik eğitim bir gereklilik olmakla birlikte yeterli olmuyor. Daha ucuz teknik yetenek dalgalarını yükseltmek daha büyük yenilikçi olanaklar anlamına gelmekle birlikte, eğitim kapasitesini güçlendirilebilir ekonomik refaha dönüştürmek zor bir iş. Üniversiteler için global güçlük, temel anlamda “karşılaştırmalı avantaj”ın dikkate alınmasına göre “daha iyi iş eğitimi”nin öneminin çok daha küçük olması. Harvard Üniversitesi ekonomistlerinden Richard Freeman “Batının karşılaştırmalı avantajının, okullarımıza gitmiş ve şirketlerimizde çalışmış kişilerin manivela etkisi yoluyla daha etkin bir biçimde değerlendirilmesinden ileri gelebileceği” görüşünü taşıyor. Ona kalırsa, “Bu kişiler bizimle güçlü bağlarını sürdürmeyi istiyorlar”. Bay Freeman ve diğerleri elit batılı üniversitelerin manivela etkisini global yetenekleri ve kaynakları çekecek ölçüde karlı bir biçimde kullanarak, zengin öğretim kadrosu ağlarına sahip olabildiklerine işaret ediyorlar. Orta düzeyde üniversitelerin mezunları ise kendilerini en iyi işleri kapan prestij dereceleri ile Asya ve Güney Asya’dan gelen düşük maliyetli yetenekler arasında sıkışmış bulacaklar. Onların okulları yenilik yapacak, kendilerini güçlendirecek ya da buharlaşıp gidecekler. Bu nedenle, batılı üniversitelerin paylarını korumak için umutsuz yenilik dalgalarına kapılacaklarını umabiliriz. Bazı gözüpek okulların kendilerini global bileşenlere hizmet amacıyla yeniden yapılandırırken, Bay Immelt’in GE’si ya da Carlos Ghosn’un Nissan’ı kadar agresif davranacaklarını bekleyebiliriz. Belki başarılı öğretim görevlileri “ticari” tez danışmanı olarak görev yapabilirler. Belki kimya mühendisliği ve moleküler biyoloji bölümleri endüstriden kaynaklanan araştırma gündemleri oluşturacak biçimde düzenli atölyeler düzenleyebilecekler. Kendilerini farklı hale getirecek kurumsal cesaret ve zeka olmaksızın yarının Harvard’ı, Imperial’i ya da École Polytechnique’i, bugünün General Motors ve Ford benzeri kuruluşların yazgısına benzer bir durumla karşı karşıya kalabilirler mi? Evet, yüksek eğitim ve araştırmanın global anlamda ticari mala dönüştürülmesi, bilim adamı ve mühendislerin bile arz ve talebin ekonomisini daha iyi anlamaları gerektiği anlamına gelebilir. Yazar MIT (Massachusetts Institute of Technology, Cambridge, Massachusetts, A.B.D.) ve İsveç Kraliyet Teknoloji Enstitüsü’nde araştırma görevini sürdürmektedir; daha önceleri doktora öğrencilerinden araştırma tezlerinin potansiyel ticari sonuçlarını tanımlamalarının beklendiği global bir yarışma organize etmişti. Kaynak: Financial Times, Michael Schage
|